FURKÂN Suresi 30. âyeti için Hidayeti Gizleyenler Raporu (RAPOR- 17)

Anasayfa » KuranMeali.org Araştırmaları » Hidayeti Gizleyenler Raporları » FURKÂN Suresi 30. âyeti için Hidayeti Gizleyenler Raporu (RAPOR- 17)
share on facebook  tweet  share on google  print  

FURKÂN Suresi 30. âyeti için Hidayeti Gizleyenler Raporu (RAPOR- 17)

Hidayeti Gizleyenler Raporları

KuranMeali.org
12.01.2012 00:00

FURKÂN Suresi 30. âyetinde hidayet nasıl gizlenmiştir?

Hatırlarsanız 11. raporumuzda dîn adamlarımızın üçe ayrıldıklarını belirtmiştik: 1. Şıracı dîn adamlarımız, 2. Bozacı dîn adamlarımız, 3. Allah'tan korkan dîn adamlarımız

İşte "şıracı" adını verdiğimiz bu dîn adamları dünyevî menfaatler uğruna Kur'ân meâli hazırlamalarına (tüm şeriat kitabı baştan sona okumuş olmalarına) rağmen halkımıza hurafeleri yaymaya çalışarak nasıl bir ateşle oynadıklarını idrak edemeyenlerdir.

Şıracılar; Allahû Tealâ'nın Zumer Suresinin 71. âyetinde "Sizi bugüne geleceğiniz konusunda uyaran içinizden resuller gelmedi mi?" sorusuna "EVET" yanıtı vereceklerini çok iyi bilmektedirler.

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn(kâfirîne).
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.

Zumer Suresinin 71. ve kıyâmete kadar risaletin süreceğinin açıklandığı onlarca âyeti okumuş olmalarına rağmen işitmedikleri açık ve üzücüdür.

Bu âyet-i kerimede hidayeti gizleyenler âyetin aslında yer alan "resûl" (elçi) ifadesini meâllerinden çıkararak "nebî" (peygamber) ifadesini meâllerine eklemişlerdir.

25/FURKÂN-30 ÂYETİ İÇİN HİDAYETİN GİZLENMESİ RAPORU

25/FURKÂN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).



****

HİDAYETİN GİZLENDİĞİ MEÂLLER
Yukarıdaki başlık Bakara Suresinin 159. âyetinde "hidayeti gizleyenler" ifadesinden esinlenerek verilmiştir. Hidayetin, insan ruhunun yaşarken Allah'a ulaştırılması olduğu (1. teslim) ve diğer teslimlerin (toplam 4 teslim) gizlenmesi, İblisin bugün ülkemizi de içine alan İslâm Coğrafyasındaki en büyük tuzağıdır. Hidayetin gizlenmesi; tüm insanlığı ebedî cehennem hayatına sürüklediği için Allah'a îmân eden herkesin, yegâne kurtuluş kapısı olan hidayeti muhakkak öğrenmeleri ve dilemeleri gerekmektedir. Bu yazı dizimizde bu paragrafta gördüğünüz tüm ifadeler birer birer âyetlerle ispat edilecektir.


Abdulbaki Gölpınarlı: Ve Peygamber, yâ Rabbi dedi, bu kavmim, şu Kur'ân'ı ihmâl etti, terkedilmiş bir hale getirdi.

Adem Uğur: Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler.

Ahmet Varol: Peygamber dedi ki: 'Ey Rabbim! Doğrusu kavmim şu Kur'an'ı terkedilmiş halde bıraktılar.'

Ali Fikri Yavuz: Peygamber de (o gün şöyle) demekte: “- Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’ân’ı metrûk bıraktılar (ondan yüz çevirdiler).

Bekir Sadak: Peygamber: «Ey Rabbim! Dogrusu milletim bu Kuran'i terketmisti» der.

Celal Yıldırım: Peygamber de dedi ki: Ey Rabbim! Şüphesiz ki kavmim bu Kur'ân'ı (bir kenara itip) terkettiler.

Diyanet İşleri: Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.

Diyanet İşleri (eski): Peygamber: 'Ey Rabbim! Doğrusu milletim bu Kuran'ı terketmişti' der.

Diyanet Vakfi: Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler.

Elmalılı Hamdi Yazır: Peygamber de «yarab, kavmim bu Kur'anı mehcur tuttular» demekte

Elmalılı (sadeleştirilmiş): Peygamber de dedi ki: «Ey Rabbim, kavmim bu Kur'an'ı bir kenara itip bıraktılar»

Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2): Peygamber dedi ki: «Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'ân'ı terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular.»

Fizilal-il Kuran: Peygamber «Ya Rabbi, soydaşlarım bu Kur'anı boykot ettiler.» dedi.

Hasan Basri Çantay: Peygamber dedi ki «Ey Rabbim, kavmim hakıykat şu Kur'ânı metruk (bir şey) edindiler».

Hayrat Neşriyat: Peygamber: 'Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’ân’ı (ortada) terk edilmiş (birşey) saydılar' dedi.

İbni Kesir: Ve Peygamber dedi ki: Ey RAbbım; doğrusu kavmim bu Kur'an'ı terkedilmiş olarak bıraktı.

Ömer Nasuhi Bilmen: Ve Peygamber dedi ki: «Yarabbi! Şüphe yok benim kavmim bu Kur'an'ı metrûk ittihaz ettiler.»

Ömer Öngüt: Peygamber dedi ki: “Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler. ”

Şaban Piriş: Peygamber: -Rabbim, dedi. Kavmim Kur’an’a ilgisiz kaldı.

Suat Yıldırım: O gün Peygamber: "Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı terk edip ondan uzaklaştılar!" der.

Tefhim-ul Kuran: Ve peygmber dedi ki: «Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.»

Ümit Şimşek: Peygamber 'Yâ Rabbi,' dedi. 'Kavmim bu Kur'ân'ı terk etti.'

****

İSLÂM'IN TEMEL KAVRAMLARININ DEĞİŞTİRİLDİĞİ MEÂLLER
Meâllerde İslâm'ın temel diğer kavramlarının (takva, nebî-resûl, nefs tezkiyesi, kul, velâyet kademeleri {fenâ, bekâ, züht, muhsin, ulûl'elbab, muhlis, sâlih}, kâfir, îmân, vb.) tefsirlerde ve sözlüklerde mânâları değiştirilmiştir. Bunun doğal sonucu olarak bugün toplumlar temel İslâm kavramlarını öğrenememekte ve Allah ile olan ilişkilerini "Kur'ân'da emredilen standartlarda" geliştirememektedirler.


Ahmet Tekin: Allah’ın Rasulü:
'Ey Rabbim, benim kavmim, benim ümmetim, yakışıksız sözler söyleyerek bu Kur’ân’ı gözden çıkarılmış, terkedilmiş hale getirdi' dedi.

Muhammed Esed: Ve (o gün) Rasul: "Ey Rabbim!" diyecek, "Kavmimden (bazıları) bu Kuran'ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü!"

****

ÂYETİN ANLAMININ DEĞİŞTİRİLDİĞİ DİĞER BAZI MEÂL HATALARI
Bu kategorideki Meâl hataları hatanın türüne göre bazen çok önemli olabilmekle beraber, bazen de asıl olan anlatımın içerisinde yanlış anlaşılmalara yol açan hatalardır. Bu kategoriye dahil edilmiş tüm hatalarda; hatanın derecesini anlayabilmek adına muhakkak "analiz" bölümündeki ilgili bölümü okuyunuz.


Ahmed Hulusi: Rasûl (hakikatini OKUyan) dedi ki: "Yâ Rab! Muhakkak ki halkım şu Kurân'ı (hakikatinin gereğini yaşamayı) terk etti (bedensel zevklerine döndü)!"

****

25/FURKÂN-30 İÇİN ANALİZ


Bismillâhirrahmânirrahîm

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

1.ve kâle: ve dedi
2.er resûlu: resûl
3.yâ rabbi: ey Rabbim
4.inne: muhakkak
5.kavmî: benim kavmim
6.ittehazû: edindiler
7.hâzâ: bu
8.el kur'âne: Kur'ân
9.mehcûran: ayrılmış, uzaklaşılmış, terkedilmiş olan


****

Mehdi Resûl dedi ki: Rabbim, kavmim Kur'ân-ı terketti.

Ne kadar hazin bir tecellidir ki şeytan ve tayfası, Kur'ân-ı Kerim’in en önemli kavramlarından olan nebî ve resûl kavramlarını karmakarışık bir hale getirerek, aslî unsurlarından saptırmışlardır. Daha da üzücü olansa, dîn öğreticilerinin büyük bölümünün şeytandan aldıkları tayfalık göreviyle -onlarca Kur'ân âyetine rağmen- "risaletin kıyâmete kadar devam edeceği" bilgisini gizlemeleridir.

Furkân Suresinin 30. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ'ya kavminin Kur'ân'ı terk ettiğini söyleyen resûl Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) değil, ondan asırlar sonra gelecek olan Mehdi Resûl'dür. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde sahâbenin kitaba dört elle sarıldıklarını bildirmektedir.

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

Kur'ân-ı Kerim 14 asır evvel, kâinatın son nebîsi olan Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e indirilmiştir. Âyet-i kerimeden de açıkça görülmektedir ki sahâbe Kur'ân'dan sapmamış, tam aksine Kur'ân'ın bütününe tâbî olmuşlardır. Bundan bin dört yüz yıl öncesine “Asr-ı Saadet” adının verilmesinin arında da sahâbenin Kur’ân-ı Kerim’i bütün boyutlarıyla yaşayarak sonsuz bir dünya ve ahiret saadetine ulaşmış olması gerçeği vardır. O halde Furkân-30’daki resûlün Peygamber Efendimiz (S.A.V) olması asla mümkün değildir. Ne yazık ki şeytan ve hizmetkârları, yüzyıllardır süregelen kara oyunları neticesinde böyle bir safsatayı insanlığa bir Kur’ân gerçeği gibi kabul ettirmişlerdir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim’in zirvede yaşandığı devre, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve kavminin yaşadığı devredir. Hiç kimse bunun aksini iddia edemeyecektir. Mütercimlerin meallerinde Furkân-30’a yönelik, gerçekle bu kadar açık ve net olarak çelişen ifadeleri son derece düşündürücüdür.

Hepimizin mâlumudur ki Kur’ân-ı Kerim’in terk edilmesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in vefatından bir kaç yüz yıl sonra başlayan bir yozlaşmanın neticesidir.

"Kavmim Kur'ân'ı terk etti" diyen Resûl yine Kur'ân'da ve hadislerde geleceği müjdelenen Mehdi Resûl'dür.

Sizden ona kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa ona gelsin. Ona katılsın. Zira o, Mehdi'dir. (İbn Mace, Fiten, B 34, H 4082; İbn Ebi Şeybe, c. VII, s. 527; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrahu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
(Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).
Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.

Mehdi hidayete ermiş ve hidayete erdiren anlamına gelen bir kelimedir. Tevbe Suresinin 32. ve 33. âyetlerinden açıkça görüleceği üzere sadece Kur'ân ile değil, daha evvelki nebîlere (peygamberlere) indirilen Tevrat ve İncil'i de tasdik edecek ve tüm kitaplarda yer alan hidayeti açıklayacak olandır.

****

İŞTE KUR’ÂN-I KERİM VE İŞTE UNUTTURULAN NEBÎ - RESÛL GERÇEĞİ

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde nebî ve resûl kavramını birbirinden kesin çizgilerle ayırmıştır. Ancak günümüz dîn öğretisinde bu iki kavram arapsaçına döndürülmüş ve her resûlün nebî olduğu gibi bir korkunç hata İslâm âlemini kasıp kavurmuştur.

Resûl kelimesi; Arapça kökenli bir kelimedir. Kendisine şeriat kitabı verilmeyen ve kendisinden önce gelen nebîlerin getirdiği şeriat kitabını açıklayan elçi anlamındadır.

Nebî kelimesinin dilimizde kullanılan Farsça karşılığı ise peygamberdir; haber getiren kişidir. Allahû Tealâ nebîlerini nübüvvetle vazifeli kılmıştır.

Kur'ân-ı Kerim'e göre her nebî resûldür ama her resûl nebî değildir. Nübüvvet müessessi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sona ermiş, hitam bulmuştur.

33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Ahzâb Suresinin 40.âyet-i kerimesi, nebi ve resûl konusundaki kavram kargaşasını ortadan kaldıracak en önemli ve en kesin delildir.

Âyet-i kerimede açıkça görüldüğü üzere sona eren risalet değil nübüvvettir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) kâinatın peygamberidir ama aynı zamanda kendi kavminin resûlüdür. Ve peygamberlik (nübüvvet) müessesesi, onunla son bulmuştur. Kıyâmete kadar bir başka nebî gelmeyecektir. Bir daha peygamber gelmeyecektir ama insanlık var oldukça hidayetle vazifeli resûller görevlerini îfa etmeye devam edeceklerdir. Allahû Tealâ tek bir hedefe dayalı olarak yarattığı insan mahlûkunu hiçbir devirde başıboş bırakmamıştır. İnsanoğlunun hayata geliş sebebi, hidayettir. Allahû Tealâ dalâlet standartlarında hayata gönderdiği insanoğluna, her devirde hidayetçi gönderdiğini birçok âyet-i kerimede net olarak ifade etmektedir.

Her zaman parçasında görev alan bir hidayetçi muhakkak vardır.
20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

Allahû Tealâ her devirde, her kavme o kavmin lisanı ile konuşan resûller göndermektedir.
14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

Allahû Tealâ resûl göndermedikçe hiçbir kavme azap edici değildir.
17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

Resûller ardı arkası kesilmeksizin gönderilmektedir.
23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

Hani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir resûl gelmeyecekti? Bütün bu âyet-i kerimeler ışığında hâlâ risalet son bulmuştur diyebilir misiniz?

Sevgili kardeşlerimiz! İblisin haince ve akıllara durgunluk verecek nitelikteki tuzağını görmüyor musunuz? Peygamberlik ve resûllük birbirine eş değer kavramlar değildir. Üstün olan risalet değil nübüvvettir. Kaldı ki bu iki kavram arasında Kur’ân-ı Kerim’e göre 7 temel farklılık vardır. Kur’ân’daki kesin hükme rağmen, dîn öğreticileri risalet müessesini yok sayarak, İslâm âlemini korkunç bir hezimete uğratmışlardır.

(Nebî-resûl arasındaki 7 temel fark için, bknz; EK 2).

****

Sevgili kardeşlerimiz

Nebî-resûl kavramlarının birbirine karıştırılmasından tutun, daha yüzlerce hurafenin dînimizde sanki varmış gibi tatbik edilmesinin arkasında Kur’ân’ın terkedilmesi yatmaktadır.

Mehdi (A.S)’ın “Benim kavmim Kur’ân’ı terk etti” sözünün günümüze ait bir söz olduğunu daha iyi anlamak için kendinize tek bir soru sormanız yeterlidir!

Nüfusunun %98’inin müslüman olduğu koskoca bir ülkede, neden hiç kimse bir insanın nasıl kurtulacağına dair TEK BİR ÂYET BİLMİYOR?
Sizce de garip bir durum değil mi?

MEHDİ RESÛL DEDİ Kİ: “EY RABBİM, BENİM KAVMİM KUR’ÂN’I TERK ETTİ!”





****

25/FURKÂN-30 ÂYETİNDE HİDAYET NASIL GİZLENMİŞTİR?


Hatırlarsanız 11. raporumuzda dîn adamlarımızın üçe ayrıldıklarını belirtmiştik: 1. Şıracı dîn adamlarımız, 2. Bozacı dîn adamlarımız, 3. Allah'tan korkan dîn adamlarımız

İşte "şıracı" adını verdiğimiz bu dîn adamları dünyevî menfaatler uğruna Kur'ân meâli hazırlamalarına (tüm şeriat kitabı baştan sona okumuş olmalarına) rağmen halkımıza hurafeleri yaymaya çalışarak nasıl bir ateşle oynadıklarını idrak edemeyenlerdir.

Şıracılar; Allahû Tealâ'nın Zumer Suresinin 71. âyetinde "Sizi bugüne geleceğiniz konusunda uyaran içinizden resuller gelmedi mi?" sorusuna "EVET" yanıtı vereceklerini çok iyi bilmektedirler.

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn(kâfirîne).
Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.

Zumer Suresinin 71. ve kıyâmete kadar risaletin süreceğinin açıklandığı onlarca âyeti okumuş olmalarına rağmen işitmedikleri açık ve üzücüdür.

Bu âyet-i kerimede hidayeti gizleyenler âyetin aslında yer alan "resûl" (elçi) ifadesini meâllerinden çıkararak "nebî" (peygamber) ifadesini meâllerine eklemişlerdir.


****

DOĞRU TERCÜME EDİLMİŞ MEÂLLER
Öncelikle Kur'ân-ı Kerim'in hem kelime hem ruhî lâfzının tam manâsının tercümeler ile verilemiyeceğini belirtmemiz gerekir. Bu yüzden bu başlığa âyetin aslî anlamının korunduğu tüm meâlleri dahil ederek, basit kelime ve cümle kurgusu hatalarını göz önüne almadık inşallah.


Ali Bulaç: Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar."

Edip Yüksel: Elçi de, 'Rabbim, halkım Kuran'ı terketti,' der.

Gültekin Onan: Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kuran'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar."

İmam İskender Ali Mihr: Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

Süleyman Ateş: Elçi de: "Ya Rabbi, kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar" demiştir.

Yaşar Nuri Öztürk: Resul de şöyle der: "Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur'an'ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular."

****

25/FURKÂN-30 İÇİN HİDAYETİN GİZLENMESİ RAPORU SONUÇLARI


Bu âyette hidayetin gizlendiği meâller: Abdulbaki Gölpınarlı, Adem Uğur, Ahmet Varol, Ali Fikri Yavuz, Bekir Sadak, Celal Yıldırım, Diyanet İşleri, Diyanet İşleri (eski), Diyanet Vakfi, Elmalılı Hamdi Yazır, Elmalılı (sadeleştirilmiş), Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2), Fizilal-il Kuran, Hasan Basri Çantay, Hayrat Neşriyat, İbni Kesir, Ömer Nasuhi Bilmen, Ömer Öngüt, Şaban Piriş, Suat Yıldırım, Tefhim-ul Kuran, Ümit Şimşek (TOPLAM: 22 kişi)

Bu âyette temel kavramların gizlendiği meâller: Ahmet Tekin, Muhammed Esed (TOPLAM: 2 kişi)

Bu âyette hatalı/eksik meâller: Ahmed Hulusi (TOPLAM: 1 kişi)

Bu âyet için doğru meâller: Ali Bulaç, Edip Yüksel, Gültekin Onan, İmam İskender Ali Mihr, Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk (TOPLAM: 6 kişi)

****

UYARI: Herhangi bir âyete ait raporu değerlendirerek, bir mütercimin bütün âyetleri doğru ya da hatalı tercüme ettiğini düşünmek yanlış bir yargıdır. Çünkü bir âyette doğru tercüme yapmış bir mütercimimiz, diğer âyetlerde çok önemli hatalar yapabildiği gibi, incelediğiniz bir âyette "hatalı meâller" grubunda yer alan bir meâl diğer âyetlerde çok daha yalın ve anlaşılır ifadeler kullanmış olabilir. En az 10 adet âyetin hidayeti gizleyenler raporunu değerlendirdikten sonra mütercimlerimiz hakkında fikir sahibi olmaya başlayabilirsiniz.

****


EK-1: NEBÎ ve RESÛL kavramlarını birbirinden ayıran yedi farklılık

1. Kur’ân-ı Kerim’e göre nebîler kendilerine şeriat kitabı verilen peygamberlerdir. Resûller ise kendilerinden önceki nebîlere verilen şeriat kitapları ile risaleti sürdürürler.
2. Kur’ân-ı Kerim’e göre peygamberler belirli kavimlere gönderilmişlerdir ve bütün kâinat için vazifelidirler. Resûller ise her kavimde var olmuştur. Var olmaya da devam edeceklerdir.
3. Peygamberler arasında fetret devreleri vardır ama risalet ardı arkası kesilmeksizin devam etmektedir.
4. Kur’ân-ı Kerim’e göre nebî resûllerin beş, nebî olmayan resûllerin dört görevi vardır.
5. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le Nübüvvet sona ermiştir. Risalet ise devam etmektedir.
6. Kur’ân-ı Kerim’de bir çok âyet-i kerimede risaletle vazifeli olmayan resûllerden söz edilmektedir. Peygamberler sadece insanların arasından ve de doğumlarından önce seçilmişlerdir.
7. Nebîler, insanlar arasından seçilmişlerdir. İnsanların dışında peygamber seçilen başka hiçbir mahlûk olmamıştır. Ama cinlerden de meleklerden de resûller vardır.

1. Kur’ân-ı Kerim’e göre nebîler kendilerine şeriat kitabı verilen peygamberlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de 67 âyet-i kerimede kitap kelimesi yer almıştır. Bu âyetlerin bir kısmında Allahû Tealâ: “Nebîlere kitap verdik.” ifadesini kullanmıştır. Fakat resûllere kitap verildiğine dair hiç bir âyet-i kerime yoktur.

Nübüvvet; risaletten üstün bir muhteva taşımaktadır ve Allahû Tealâ’nın sadece peygamberlerine verdiği bir vazifedir. Allahû Tealâ bütün peygamberlere, onunla hükmetsinler diye Allah’ın emir ve nehiylerini muhtevasında bulunduran şeriat kitapları vermiştir.

3/ÂLİ İMRÂN-84: Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
“Allah'a ve bize indirilene ve İbrâhîm (A.S)'a, İsmâil (A.S)'a, İshâk (A.S)'a, Yâkub (A.S)'a ve Yâkub oğulları’na indirilenlere, Hz. Mûsâ'ya ve Hz. Îsâ'ya ve nebilere Rab'leri tarafından verilenlere îmân ettik. Onların arasından birini (diğerlerinden) ayırdetmeyiz. Ve biz O'na (Allah'a) teslim olanlarız.” de.

En'âm Suresinin 83-89. âyet-i kerimelerinde Hz. Nuh, Hz. İbrâhîm, Hz. İshak, Hz. Yakub, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Eyyûb, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İsa, Hz. İlyas, Hz. İsmail, Hz. İsyas, Hz. Yunus ve Hz. Lut'un âlemlere üstün kılındığı ve hepsine "kitap, hikmet ve nebilik (peygamberlik)" verildiği kesin ve net olarak açıklanmaktadır.

6/EN'ÂM-83: Ve tilke huccetunâ âteynâhâ ibrâhîme alâ kavmihî, nerfeu deracâtin men neşâu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).
Ve işte bunlar, İbrâhîm’e, kavmine karşı verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimiz kimselerin derecelerini artırırız. Muhakkak ki; senin Rabbin hakîmdir (hükmün ve hikmetin sahibidir), alîmdir (en iyi bilendir).

6/EN'ÂM-89: Ulâikellezîne âteynâhumul kitâbe vel hukme ven nubuvveh(nubuvvete), fe in yekfur bihâ hâulâi fe kad vekkelnâ bihâ kavmen leysû bihâ bi kâfirîn(kâfirîne).
İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Onlar eğer, onu inkâr ederlerse artık, onu inkâr etmeyecek bir kavmi ona vekil ederdik.

Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 79., Meryem Suresinin 30., Ankebût Suresinin 27. ve En'âm Suresinin 89. âyetlerinde de şöyle buyurmaktadır:

3/ÂLİ İMRÂN-79: Mâ kâne li beşerin en yu’tiyehullâhul kitâbe vel hukme ven nubuvvete summe yekûle lin nâsi kûnû ıbâden lî min dûnillâhi ve lâkin kûnû rabbâniyyîne bi mâ kuntum tuallimûnel kitâbe ve bimâ kuntum tedrusûn(tedrusûne).
Bir insan için, Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra onun insanlara; “Allah'tan başka bana kul olun” demesi olamaz (mümkün değildir). Fakat, sizin kitabı tedris etmiş (okuyup öğrenmiş) olmanız ve öğretiyor olmanızdan dolayı ancak: “Rabbâni (kendini Rabb'e adamış) kullar olunuz” der.

19/MERYEM-30: Kâle innî abdullâhi, âtâniyel kitâbe ve cealenî nebiyyâ(nebiyyen).
(Bebek) şöyle dedi: “Muhakkak ki ben, Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni nebî (peygamber) kıldı.”

29/ANKEBÛT-27: Ve vehebnâ lehû ishâka ve ya’kûbe ve cealnâ fî zurriyyetihin nubuvvete vel kitâbe, ve âteynâhu ecrehu fîd dunyâ, ve innehu fîl âhırati le mines sâlihîn(sâlihîne).
Ve Biz O’na İshak’ı, Yâkub’u vehbî olarak verdik. O’nun zürriyetine peygamberlik ve kitap verdik. Dünyada O’nun ücretini verdik. O, ahirette şüphesiz salihlerden olacaktır.

6/EN'ÂM-89: Ulâikellezîne âteynâhumul kitâbe vel hukme ven nubuvveh(nubuvvete), fe in yekfur bihâ hâulâi fe kad vekkelnâ bihâ kavmen leysû bihâ bi kâfirîn(kâfirîne).
İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Onlar eğer, onu inkâr ederlerse artık, onu inkâr etmeyecek bir kavmi ona vekil ederdik.

Bütün bu âyet-i kerimelerde kullanılan kelime "peygamber" anlamına gelen "nebîyyine" veya "peygamberlik" anlamına gelen "nubuvvete" kelimesidir. O halde nebîler, kendilerine şeriat kitabı verilen peygamberlerdir. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 81.âyet-i kerimesinde de resûl ve nebî kavramlarını ayrı ayrı kullanmış ve sadece nebîlere kitap verdiğini açıkça ifade etmiştir.

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

Hadid Suresinin 25. âyet-i kerimesinde adı geçen ve kendilerine kitap verilen resûller, NEBÎ RESÛLLERDİR. Allahû Tealâ Hadid-25’te resûl kelimesini kullanmış ve fakat bir sonraki âyet-i kerimede bu resûllerin nebî resûller olduğuna açıklık getirmiştir.

57/HADÎD-25: Lekad erselnâ rusulenâ bil beyyinâti ve enzelnâ meahumul kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bil kıst(kıstı), ve enzelnâl hadîde fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu lin nâsi ve li ya’lemallâhu men yansuruhu ve rusulehu bil gayb(gaybi), innallâhe kavîyyun azîz(azîzun).
Andolsun ki resûllerimizi beyyinelerle (açık delillerle, ispat vasıtaları ile) gönderdik. Ve onlar ile beraber kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar arasında adaletle hükmetsinler diye. Ve içinde kuvvetli sertlik bulunan demiri indirdik. Ve onda insanlar için pekçok menfaatler (faydalar) vardır. Ve (bu), gaybda (görmeden) kendisine ve resûllerine yardım edecek olan kimseleri, Allah’ın bilmesi (belli etmesi) içindir. Muhakkak ki Allah; Kavî’dir (güçlüdür, kuvvetlidir), Azîz’dir.

  • Hz. Nuh da, Hz.İbrâhim de ulûl’azm peygamberlerdendir. Hiç kimse onların nebî olmadığını iddia edemeyecektir.
  • Âli İmrân-81’de Allahû Tealâ kendilerine kitap verilenler için “nebîyyîne”, nebîlere verilen kitabı tasdik edecek olanlar içinse “resûl” kelimesini kullanmışsa...
  • Âli İmrân-84, Hadid-25 ve 26'da bütün ulûl’azm peygamberlere kitap verdiğini söylüyorsa ve onların nebî olduğunu da kesinleştirmişse…
  • Hiç kimse Hz. Nuh, Hz. İbrâhîm, Hz. İshak, Hz. Yakub, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Eyyûb, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İsa, Hz. İlyas, Hz. İsmail, Hz. İsyas, Hz. Yunus ve Hz. Lût'un Hz. İsa (A.S)’ın nebî olmadığını iddia edemeyecekse, öyleyse nasıl oluyor da bugünkü İslâmî öğretide, “nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir” hükmü, bir Kur'ân-ı Kerim gerçeği gibi insanlara öğretiliyor? Velî resûllere sadece sohbet kitapları verilmiştir. Bu kitapların şer’î bir hüküm taşıması asla mümkün değildir.

    Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır:

    3/ÂLİ İMRÂN-184: Fe in kezzebûke fe kad kuzzibe rusulun min kablike câu bil beyyinâti vez zuburi vel kitâbil munîr(munîri).
    Artık seni yalanlarlarsa (üzülme), halbuki, senden önceki, açık belgeler, yazılı sayfalar ve nurlu kitaplar getiren resûller de yalanlanmıştı.

    35/FÂTIR-25: Ve in yukezzibûke fe kad kezzebellezîne min kablihim, câethum rusuluhum bil beyyinâti ve biz zuburi ve bil kitâbil munîr(munîri).
    Ve eğer seni tekzip ediyorlarsa (yalanlıyorlarsa), o taktirde (bil ki) onlardan öncekiler de (resûllerini) yalanlamışlardı. Onların resûlleri, onlara beyyineler (mucizeler, açık deliller) ve zuburi (sayfalar) ve nurlandırıcı kitap getirdiler.

    2. Kur’ân-ı Kerim’e göre peygamberler belirli kavimlere gönderilmişlerdir ve bütün kâinat için vazifelidirler. Resûller ise her kavimde var olmuştur. Var olmaya da devam edeceklerdir.

    16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
    Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

    Âyet-i kerimede bahsedilen resûller peygamber olsalardı onlar için, “Bütün ümmetlerin içinden” ifadesi kullanılmazdı. Çünkü peygamberler kavimlerin bir kısmının içinden çıkmıştır. Bütün kavimlerden peygamberler çıkmamıştır. Nebîler, bütün kâinat için vazifeli kılınmışlardır. Aynı zamanda kendi kavimlerinin de resûlleridirler.

    Allahû Tealâ Sebe Suresinde, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün dünya için, daha doğru bir ifadeyle kâinat için görevli olduğunu ifade etmektedir.

    34/SEBE-28: Ve mâ erselnâke illâ kâffeten lin nâsi beşîran ve nezîran ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
    Ve Biz, seni (kâinattaki) insanların hepsi için müjdeleyici ve nezir (uyarıcı) olmandan başka bir şey için göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler.

    3. Peygamberler arasında fetret devreleri vardır ama risalet ardı arkası kesilmeksizin devam etmektedir.

    5/MÂİDE-19: Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum alâ fetretin min er rusuli en tekûlû mâ câenâ min beşîrin ve lâ nezîrin fe kad câekum beşîrun ve nezîr(nezîru) vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
    Ey Kitap ehli! Resûllerin (peygamberlerin) fetret devrinde (aralarının kesildiği zamanda), sizlere gerçekleri açıklayan Resûl’ümüz (elçimiz) gelmişti. “Bize bir müjdeleyici ve de uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye (dememeniz için). Oysa size "müjdeleyici ve uyarıcı" bir Resûl gelmişti. Allah herşeye kaadirdir.

    Peygamber Efendimiz (S.A.V) de Ebû Hureyre (R.A) tarafından nakledilen bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

    "Ben, dünyada da ahirette de Meryem'in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle Onun arasında başka bir peygamber yoktur. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dînleri de birdir.” [Buhârî, Enbiya 44; Müslim, Fezâil 145, (2365); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4675).

    Hadîs-i şeriften de açıkça anlaşıldığı gibi, nebîler arasında mutlaka fetret devirleri (kesintili bir dönem) vardır. Allahû Tealâ insanlık tarihi boyunca gönderdiği bütün peygamberlerinden Kur’ân-ı Kerim’de söz etmiştir. Ve asırlar boyu gelen peygamberlerin sayısı otuza ulaşmamıştır. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’den bugüne kadar geçen 1400 yılda hiç nebî gelmemiştir, bundan sonra da gelmeyecektir.

    Resûller ise ardı arkası kesilmeksizin gönderilirler.

    23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
    Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

    16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
    Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

    14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
    Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.

    4. Kur’ân-ı Kerim’e Göre nebî resûllerin beş, nebî olmayan resûllerin dört görevi vardır.

    Nebî olan resûllerin görevleri
      1. Allah’ın âyetlerini tilâvet etmek,
      2. İnsanların nefslerini tezkiye etmek,
      3. Kitap öğretmek,
      4. Hikmet öğretmek,
      5. Hikmetin ötesini öğretmek.

      2/BAKARA-150: Ve min haysu haracte fe velli vecheke şatral mescidil harâm(harâmi), ve haysu mâ kuntum fe vellû vucûhekum şatrahu li ellâ yekûne lin nâsi aleykum huccetun, illâllezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme ni’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(tehtedûne).
      Nereden çıkarsan çık, bundan sonra (namazda) vechini (yüzünü) Mescid-i Haram yönüne çevir. Ve nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yöne çevirin ki, insanların sizin aleyhinizde (kullanabilecekleri) delil olmasın. Onlardan zulmedenler hariç, artık onlardan korkmayın. Ben'den (sizin üzerinizdeki sevgimin azalacağından) korkun ki, sizin üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım da böylece hidayete eresiniz.

      2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
      Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.



    Veli resûllerin görevleri
      1. Kur’ân-ı Kerim’i tilâvet etmek,
      2. Nefsleri tezkiye etmek,
      3. Kitap öğretmek,
      4. Hikmet öğretmek.

      Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde velî resûllerin görevleri için de şöyle buyurmaktadır:

      62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
      Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.

      3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
      Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

    5. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le Nübüvvet sona ermiştir. Risalet ise devam etmektedir.

    33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
    Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

    Allahû Teâlâ Ahzâb-40’da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hem resûl, hem de nebî olduğunu açıkça ifade etmektedir. Aynı âyet-i kerime Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in nebîlerin sonuncusu olduğunun da kesin bir delilidir. Ahzâb-40’da açıkça görüldüğü gibi sonar eren risalet değil, nübüvvettir. Risalet ise kıyâmete kadar devam edecektir.

    23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
    Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

    32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
    Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

    6. Kur’ân-ı Kerim’de bir çok âyet-i kerimede risaletle vazifeli olmayan resûllerden söz edilmektedir. Peygamberler sadece insanlar arasından ve doğumlarından önce seçilmişlerdir. Oysaki cinlerden de meleklerden de resûller vardır.

    Yusuf-50’de Hz.Yusuf’a gönderilen alelâde bir haberci resûl olarak adlandırılmıştır.

    12/YÛSUF-50: Ve kâlel meliku’tûnî bihî, fe lemmâ câehur resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetillâtî katta’ne eydiyehunn(eydiyehunne), inne rabbî bi keydihinne alîm(alîmun).
    Ve Melik: “Onu bana getirin.” dedi. Böylece ona, resûl (ulak, haberci) geldiği zaman Yusuf (a.s): “Efendine dön ve ellerini kesen kadınların hali (durumu) nedir, ona sor.” dedi. Muhakkak ki; Rabbim onların hilelerini en iyi bilendir.

  • Neml-35’de Belkıs’ın Hz. Süleyman’a gönderdiği elçiler, resûller olarak adlandırılmıştır.
    27/NEML-35: Ve innî mursiletun ileyhim bi hediyyetin fe nâzıratun bime yerciul murselûn(murselûne).
    Ve muhakkak ki ben onlara hediye ile resûller göndereceğim. Böylece bakalım resûller (elçiler) ne ile dönecekler?

  • En’âm-61’de ölüm meleklerinden resûl olarak söz edilmiştir.
    6/EN'ÂM-61: Ve huvel kâhiru fevka ibâdihî ve yursilu aleykum hafazah(hafazaten), hattâ izâ câe ehadekumul mevtu teveffethu rusulunâ ve hum lâ yuferritûn(yuferritûne).
    Ve O, kullarının üstünde kahhardır (kuvvet ve güç sahibidir). Ve üzerinize muhafaza edici (koruyucu) gönderir. Sizden birinize ölüm gelince, onu resûllerimiz vefat ettirir. Onlar (bunu yaparken) kusur etmezler.

  • Zuhruf-80’de kiramen kâtibin melekleri için de resûl kelimesi kullanılmıştır.
    43/ZUHRÛF-80: Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrahum ve necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne).
    Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyeceğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların yanında resûllerimiz (elçilerimiz) (herşeyi) yazıyorlar.

  • Ankebût-31’de azap melekleri için de resûl kelimesi kullanılmıştır.
    29/ANKEBÛT-31: Ve lemmâ câet rusulunâ ibrâhîme bil buşrâ, kâlû innâ muhlikû ehli hâzihil karyeti, inne ehlehâ kânû zâlimîn(zâlimîne).
    Ve Bizim resûllerimiz İbrâhîm’e müjde ile geldikleri zaman, dediler ki: "Muhakkak ki biz, bu ülkenin halkını helâk edeceğiz. Çünkü bu belde halkı zalim oldular."

  • Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde cin resûllerden de söz etmektedir.
    6/EN'ÂM-130: Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrathumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
    Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular.

    Bu âyet-i kerimede gene “resûl” kelimesi kullanılmakta ve cinlere; “Size kendi içinizden resûller (rusulun minkum) gelmedi mi?” diye sorulmaktadır. Hiçbir devrede cinlerden bir peygamber çıkmamıştır. O halde âyet-i kerimede geçen “resûl” kelimesinin peygamber olmadığı muhakkaktır.

  • Hacc-75’de Allahû Tealâ meleklerden ve insanlardan resûller seçtiğini ifade etmektedir.

    22/HACC-75: Allâhu yastafî minel melâiketi rusulen ve minen nâsi, innallâhe semîun basîr(basîrun).
    Allah, meleklerden ve insanlardan resûller seçer. Muhakkak ki Allah, en iyi işitendir, en iyi görendir.

    Bütün bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, nebî ve resûl kavramları bugünkü İslâmî tatbikatta tamamen Kur’ân’daki muhtevanın dışına çıkarılmıştır. Ülkemizde dîni öğretmekle yükümlü olan tek kurumun, bu vahim gidişata bir an evvel “dur” demesi gerekmektedir. Peygamberle sadece insanlar arasından ve doğumlarından önce seçilirler.

    28/KASAS-68: Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâru, mâ kâne lehumul hıyaratu, subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
    Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.

    7. Nebîler, insanlar arasından seçilmişlerdir. İnsanların dışında peygamber seçilen başka hiçbir mahlûk olmamıştır. Ama cinlerden de meleklerden de resûller vardır.

    28/KASAS-68: Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâru, mâ kâne lehumul hıyaratu, subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
    Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.



    ****


    EK-2: DİYANET İŞLERİ’NİN GİZLİ AMAÇLARINDAN BİRİ TOPLUMU DÎNDEN UZAKLAŞTIRMAK MIDIR?

    Hidayeti Gizleyenler raporlarımızın 17.si neticesinde gördük ki Diyanet İşleri’nin meâli sadece 6 âyete doğru meâl vermiş(*), diğer 11 âyette ise hatalı, hatta büyük bölümünde “hidayeti gizleyenler” kategorisinde meâl vermiştir.

    (*) 17 âyette sadece 1-2 âyete doğru meâl vermiş mütercimlerin olması da ayrıca düşündürücüdür.

    Acaba Türkiye’de toplum olarak Arapça bilmememizden nemalanan, daha da önemlisi toplumumuzu İslâm’dan koparmak amacında olan dîn adamları var mıdır?

    Bu yazımızda özellikle Diyanet İşlerini “Kur’ân Meâli” ve “Dîni Kavramlar Sözlüğü” açısından değerlendireceğiz. Ancak hepimiz bilmeliyiz ki; inceleme kapsamına aldığımız Türkiye’de halen satışı süren 31 adet Kur’ân Meâli arasından Diyanet İşleri, 17 âyetin sadece 6’sına doğru meâl vermiş olarak doğruluk açısından 11. sıradadır. Tv’lerden tanıdığımız nice simanın durumu Diyanetin durumunda bile daha vahimdir.

    En şaşırtıcı olan ise şu ana kadar incelediğimiz 17 âyetin 17’sine birden doğru meâl veren tek isim İmam İskender Ali Mihr’dir. Hemen hatırlatalım; İmam İskender Ali Mihr, 1990’lı yıllarda Allah’ın Resûlü olduğunu ilan etmiş, böylece Diyanet İşleri ve diğer dîn adamlarının hedefi haline gelmişti. Üstelik Arapça bile bilmiyordu ve bunu da defaatle söylemekteydi.

    NASIL OLUYOR DA ARAPÇA BİLMEYEN BİR KİŞİ TÜRKİYE’NİN TEK DOĞRU KUR’ÂN MEÂLİNİ HAZIRLAYABİLİYOR?

    Bu sorunun yanıtını merak edenler için söyleyelim, İmam İskender Ali Mihr bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Biz bu ilmi Allah’tan aldık. İncelesinler meâlimizi de 19 cilt 8515 sayfalık tefsirimizi de, acaba tek bir hata bulabilecekler mi?”

    17. Raporumuza geri dönersek; Furkân Suresinin 30. âyetiydi konumuz:

    25/FURKÂN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).
    Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

    Toplumda (BU KONUDA BİR ÂYET BİLMEMELERİNE RAĞMEN) Resûllükle ilgili olarak en yaygın olan inanışlardan (HURAFELERDEN) birisi, “Resûllerin kendilerine kitap verilen peygamberler” olduğu, bir diğeri de “Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’nin son resûl olduğu” yönündedir.

    Konuya bu hurafelere inanmış olarak bakıldığında, Furkân Suresinin 30. âyetinde Allahû Tealâ’ya “Kavmim Kur’ân’ı terketti.” diyen Resûl, Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmalıdır.

    Oysa Peygamber Efendimiz zamanında tüm sahabe Kur’ân’ın bütününe imân etmiş ve Kur’ân’ı hayatına tatbik etmişlerdir.

    3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
    İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

    O halde bu Resûl başka bir resûldür. Terkedilen şey Kur’ân olduğu cihetle, bu resûlün Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V)’den de önce yaşamadığı açıktır.

    Kimdir Furkan-30’daki sözü söyleyen?

    Öncelikle az evvel verdiğimiz 2 hurafenin, Allah’ın âyetleriyle neden hurafe olduğunu açıklayalım.

    1. HURAFE: Resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir inanışı bir hurafedir.

    3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
    Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

    Bu konuda nice âyet olmasına rağmen, Âli İmrân Suresi bu inanışın hurafe olduğunu ortaya çıkarmak için yeterlidir. Allahû Tealâ nebîlere “Size kitap ve hikmet verdim.” buyurmuştur.

    NEBÎLER; KENDİLERİNE KİTAP VERİLEN PEYGAMBERLERDİR.

    ***

    2. HURAFE: Hz. Muhammed (S.A.V)’nin son resûl olduğu inanışı bir hurafedir.

    39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn(kâfirîne).
    Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.

    Eğer Risâlet müessesesi sona ermiş olsaydı, Zumer Suresinin 71. âyetine göre Peygamber Efendimizden sonra yaşayan hiç bir kimsenin cehenneme gitmiyor olması gerekirdi.

    Oysa ki Hz. Âdem’den kıyâmete kadar yaşayan tüm insanlardan cehennem ehli olanlar cehenneme girerken, cehennem bekçileri onlara “SİZİN İÇİNİZDEN RESÛLLER SİZE GELİP, SİZİ UYARMADI MI?” diye soracak ve içlerinde bugün yaşayan insanların büyük bölümünün de yer aldığı cehennem ehli “EVET, GELDİLER” diyeceklerdir.

    Peki bu Resûlün bir başka özelliği daha var mıdır? Evet! Resûller hem her kavme gönderilirler, hem de gönderildikleri kavmin lisanını konuşurlar.

    16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
    Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

    14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
    Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.

    ALLAHÛ TEALÂ KIYÂMETE KADAR HER KAVME, O KAVMİN LİSANINI KONUŞAN RESÛLLERİNİ GÖNDERMEKTEDİR.

    ***

    Nasıl oluyor da Kur’ân’a aykırı olduğu sadece bir kaç âyetle anlaşılabilecek bu hurafeler toplumda yaygın yer edebiliyor?

    Okul yıllarımızı hatırlarsak, o zamanlar en sevdiğimiz öğretmenlerimiz bize en yüksek notları verenler olmasına rağmen, bugün en çok anımsadıklarımız ve değer verdiklerimiz ise bize en çok şeyi öğretenlerdir.

    Öğretmek isteyen kimse, konuyu örnekleyerek veya kolaylaştırarak, karşısındakinin anlayacağı seviyeye getiren kişidir. Bunun tam tersi ise konuyu son derece soyutlaştırarak ve çelişkili bir uslup kullanarak karşısındakini bu konuyu anlamayacağına ikna edendir. Bir kişi bir konuyu anlamayacağını düşündüğü noktadan itibaren o konu artık havada kalmaya ve bir kulaktan girip öbüründen çıkmaya mahkûmdur.

    Acaba günümüzde ekranlarda görmeye alıştığımız dîn adamları sizce hangi kategoriye giriyorlar? Hemen soru-cevaplarla yanıt arayalım;

    SORU-1: TÜRKİYE’DE TOPLUMU İSLÂM’DAN VE KUR’ÂN’DAN KOPARMAK İÇİN HURAFELERİ YAYAN KİŞİ VE KURULUŞLAR MI SÖZ KONUSUDUR?

    Bu sorunun yanıtı maalesef EVET’tir.

    SORU-2: TÜRKİYE’DE HURAFELERİ YAYMAK ÜZERE FAALİYET GÖSTEREN KURULUŞLARDAN BİRİ DİYANET İŞLERİ MİDİR?

    Bu sorunun yanıtını bulmak için Diyanet’in Kur’ân Meâli’ni okumak (aynı cümleleri içeren âyetleri eşleştirmek şaşırtıcı bir yöntem olabilir) veya sitesinde ufak bir gezinti yapmak yeterli olacaktır.

    RESUL: Sözlükte "risalet görevini yerine getiren elçi" anlamına gelen resul, dinî literatürde, Allah tarafından yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir topluma veya bütün insanlığa gönderilen kimsedir.

    KAYNAK: Diyanet İşleri Dîni Terimler Sözlüğü
    http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/DiniBilgilerDetay.aspx?ID=469

    * Resullerin kendilerine kitap verilenler olduğu inanışı Kur’ân’a aykırı olup, elyazmalarına (emaniyye) dayanan bir hurafedir.
    NEBÎ: İslâm bilginleri resul ile nebi arasında fark olduğunu, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilen peygamberlere resul-mürsel, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla göndermeyip, önceki bir resulün kitap ve şeriatını tebliğ etmekle görevli peygamberlere ise nebi dendiğini söylemişler ise de, Kur'ân'da böyle bir ayırım bulunmamakta, aksine nebilere kitap, hüküm, hikmet verildiği ve vahyedildiği bildirilmektedir.

    KAYNAK: Diyanet İşleri Dîni Terimler Sözlüğü
    http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/DiniBilgilerDetay.aspx?ID=287

    * Kur’ân-ı Kerim’e göre nebîler kendilerine şeriat kitabı verilen peygamberlerdir.


    Diyanet İşleri’nin aynı web sitesinin, aynı bölümündeki 2 başlık arasındaki çelişkinin bir açıklamasını duyabilmeyi çok isterdik. Ancak daha evvelde duyurduğumuz üzere tüm raporlarımızı ilk olarak Türkiye’deki tüm müftülüklere göndermemize rağmen bugüne kadar kurum olarak konuları açıklamama, hatalarını düzeltmeme veya raporlardaki açıklamalara yönelik bir itirazları var ise bu itirazları belirtmemek üzere insanüstü bir yetenekle sukunetlerini korumaktadırlar.

    Resûl sayfasında hurafe yaymaya çalışan Diyanet neden nebî sayfasında “Nebîler kendilerine kitap ve şeriat verilen peygamberlerdir” şeklindeki Kur’ân hakikâtine yer vermiştir?

    Bu sorunun gerçek yanıtı kendi vicdanlarında ve cehenneme gitmesine sebep oldukları insanlardan dolayı aldıkları vebalin idrakine varıp varmamaları neticesinde şekillenecek ve suskunlukları inşaallah belki de günün birinde itiraflara dönüşecektir.

    Ancak onlar susadursunlar, Allah’ın hem bu dünya hem ahiret saadetine ulaşmak isteyen insanlar olarak bizim sormamız lâzım gelen soru bellidir:

    ACABA

    Diyanet İşleri içinde şeytana hizmet edenler ile Allah’a hizmet edenler arasında bir savaş mı yaşanmaktadır?

    YOKSA ACABA;
    Her iki yazıyı da yazan aynı (şeytan) kimselerdir de dîni kavramları karmakarışık hale getirerek toplumu İslâm’dan mı uzaklaştırmayı mı hedeflemektedirler?


    Bu seçeneklerden hangisi doğru olursa olsun, bugüne kadar onlar görevlerini başarı(!) ile yerine getirmiş olurlarsa olsunlar, bizleri kurtuluşa götürecek yegâne furkan Kur’ân’dır.

    25/FURKÂN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).
    Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

    Kur’ân’ı terkedenler arasından sıyrılmanız ve Allah’a ulaşmayı dileyerek felaha erenlerden olmanız dilek ve dualarımızla...

    ***

    HALKIMIZ İÇİN BİR NOT: Facebook Tezekkür adresinde site yöneticilerimiz, her konuda sorularınızı âyetlerle yanıtlamaktadır.

    DÎN ADAMLARIMIZ İÇİN BİR NOT: Raporlarımızda katılmadığınız, itiraz etmek istediğiniz tüm bölümler için Facebook Tezekkür adresimizde her gün Kur’ân Âyetleri Tezekkürleri düzenlenmektedir. Buyurun, itirazlarınızı bekliyoruz, eğer bir yanlışımız var ise öğrenmek ve düzeltmek isteriz.

    http://www.facebook.com/groups/tezekkur/

    KuranMeali.org, 12 Ocak 2012 Perşembe

    Benzer konular

    Değerlendirmeler

    Siz de yorumunuzu ekleyin, diğer ziyaretçilerle paylaşın.
    Görüşünü paylaş
    Tartışma başlat

    Bu konuya henüz yorum yapılmadı. İlk yorum yapan siz olun.

    Benzer konular

  • Üye Girişi
    e-posta
    Parola
    Beni hatırla